30 Ekim 1958’de içlerinde Barzani’nin de bulunduğu bir heyet, Nasır tarafından kabul edilerek, bağımsız bir Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulması için girişilecek mücadelede tam bir destek vaadi alınmıştır.
Sovyet Rusya’dan dönen Molla Mustafa Barzani’nin Süleymaniye’ye gitmek üzere Kerkük’ten geçişi sırasında Türkmenlerle Kürtler arasında kanlı çarpışmalar meydana gelmiştir. Molla Mustafa Barzani’yi karşılamak üzere Kerkük’e gelen ve Nuri Said döneminde hükümete karşı isyan etmeleri için kendilerine gizlice Nasır tarafından gönderilen silahlarla donanımlı 5000 kadar Kürdün, Kerkük caddelerinde taşkınlık yaparak Türkmenlere saldırıp, dükkanları yağma etmeleri üzerine başlayan çarpışmalarda her iki taraftan çok sayıda kişi ölmüş ya da yaralanmıştır.
Kerkük’te ilk belirtilerini duyduğumuz tehlike çanı karşısında artık olayların açık ve dürüst bir izahını yapmak, yurdun doğusunda, batısında, güney ve kuzeyinde yaşayan bütün vatandaşların önünde, milli birliğin korunması için, ortak bir iklim yaratmak zamanının geldiğine inanıyorum.
Molla Mustafa Barzani (Barzan Şeyhleri) adıyla tanınan maruf ve nüfuzlu bir ailenin varislerinden biridir. Irak’ın Zibar ilçesinin merkezi olan Birekebra kasabasına üç saat uzaklıkta Büyük Zap suyunun üzerinde bulunan Barzan köyünde doğmuştur. Molla Mustafa Barzani’nin soyu Şeyh Addüsselam; Nakşibendî tarikatının Halidi kolu içinde önemli bir sima olan ve idam edilen Ayan Meclisi üyesi Abdülkadir’in soyu bulunan Seyit Taha’ya intisap ederek, bu tarikatın halifeliğine yükselmiş bir köy çocuğudur.
Barzan Şeyhlerinin hayatları, nüfuz kavgaları ve isyanlarla geçmiştir. 1908’de Meşrutiyet idaresine karşı ayaklanan bu şeyhlerin tedibi için, o zaman Mehmet Fazıl Paşa komutasında gönderilen askeri kuvvetle uzun süre çarpışmışlar, yüzlerce Türk er ve subayının kanını akıtmışlardır.
Askerî harekâtın etkisiyle sarp dağlara çekilen Barzan Şeyhleri, Büyük Kabinenin[1] Harbiye Nazırı Ferik Nazım Paşa’nın, Altıncı Ordu Komutanlığı ile birlikte üç vilayet, yani Bağdat, Basra ve Musul, genel valiliğine tayini üzerine affa uğramışlardır. Nazım Paşa bu affı bahşetmekle, mensup olduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na taraftar temin etmek istemiştir. Fakat kısa bir süre sonra, Barzan Şeyhleri yine isyan etmişlerdir.
Bu isyan, Süleyman Nazif Beyin Bağdat valiliğine atanmasına kadar devam etmiştir. Süleyman Nazif işi ciddiye alarak esaslı bir tedibin bütün tedbirlerini almış, Barzan Şeyhlerinin üzerine yürümüş ve Şeyh Abdüsselam’ın idamı ve asilerin cezalandırılmasıyla tam bir başarı göstermiştir. Süleyman Nazif Bey, zamanın Sadrazamı ve Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya yazdığı bir şifrede, “Ya benim başım ya Barzan Şeyhlerinin başı” cümlesini ilave etmişti. Talat Paşa, bu cümleyi okurken yanındakilerle “her iki husustan hiç olmazsa birisinin gerçekleşmesi pek isabetli olur” diye şakalaşmıştır.
Molla Mustafa Barzani’nin hayatı da cedleri gibi baştanbaşa maceralarla doludur. 1946’da İran Azerbaycanı’nın güneyinde Mahabad yani Savuçbulak bölgesinde bir Kürt devleti kurulmuş ve Hoca Mehmet’in başkanlığındaki bu devletin Harbiye Nazırlığı Molla Mustafa Barzani’ye verilmişti.
ABD ve İngiltere’nin yardımları sayesinde İran hükümeti, bu devleti ortadan kaldırınca, Molla Mustafa Barzani emrindeki silahlı kuvvetlerle birlikte Irak’a gitmiştir. Irak hükümeti tarafından aleyhine girişilen askerî harekât üzerine orada da barınamayan Molla Mustafa Barzani, Şemdinli, Yüksekova, Başkale, Muradiye, Doğubayazıt yolu ile Sovyetler Birliği’ne iltica etmiştir. Molla Mustafa Barzani’ye Sovyetler çok önem vermişlerdir. O’nu teşkilatlandırmayı ve emrindekilere bir “gerilla” savaşının en ince ve en etkili yöntemlerini öğretmeyi ihmal etmemişlerdir.
Nasır’dan bağımsız bir Kürdistan kurmak için yardım vaadi alan ve Kerkük olayının sorumlusu olan bu adam, Molla Mustafa Barzani, kültürsüz, fakat çok zeki ve çok cesur bir serkerde idi. (Eşkıya başı).
Nakşibendî Tarikatı
Barzan Şeyhleri Nakşibendî tarikatına mensupturlar. Nakşibendîliğin ilk kurucusu Buhara’nın Nakşbent köyünden Mehmet Bahaeddin adlı bir Türk’tü. Ancak Irak’ta ve doğu illerinde Nakşîler, Mevlâna Halid-i Bağdadi koluna bağlıdırlar. Mevlâna Halid, Süleymaniye havalisinde doğmuş bir Kürt’tür. Tasavvufa ait şiirleri büyük bir divan teşkil edecek kadar geniştir. Mevlâna Halid, zamanın adetlerine uyarak uzun seyahatler yapmış ve bu arada esrar ve hikmet diyarı sayılan Hindistan’a da giderek Hoca Abdullah-ı Dehlevi’den icazet almıştır. Daha sonra Hindistan’dan Bağdat’a dönen Mevlâna Halid, kısa zamanda çok büyük bir nüfuz ve şöhrete sahip olmuştur.
Sultan II. Mahmut, bir taraftan Mısır sorunuyla uğraşırken, diğer taraftan Irak’taki şeyhin bir hadise çıkarmasından çekinmiş ve şeyhi İstanbul’a getirtmiştir. Ancak Mevlâna Halid, İstanbul’da bütün devlet adamlarını etkisi altına almıştır. Şair Ayni bu durumu şöyle ifade etmiştir: Ayniya, mürşidimiz Halid-i Bağdadi dir; Din ve dünyamızı ancak biz, onunla biliriz.
Durumdan memnun olmayan Sultan II. Mahmut Mevlâna Halid’i bu defa da Şam’a göndererek, Şam’da Salihiye mahallesinde zorunlu ikamete memur etmiştir. Mevlâna Halid’in doğu illerimizdeki geniş nüfuz ve güce sahip olmasının sırrını, Salihiye mahallesindeki bu zorunlu ikametin yarattığı bir tesadüf ve bir fırsata bağlamak mümkündür.
Şam’ın Salihiye mahallesinde oturanların çoğu Kürtçe konuşan insanlardır. Mevlâna Halid bunlar vasıtasıyla doğu illerimizin seçme ve nüfuzlu bazı zevatını tarikata sokmuş ve bunlardan bir kısmına icazet verip Nakşî halifesi olarak doğu illerimize yollamıştır. Meşhur asi Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali bunlar arasındadır. Seyit Taha, Hasan Nurani, Aynikaf Şeyhleri, Küfreviler, Ardaşlı Seyit Fehim ve Barzan Şeyhleri Nakşibendî Tarikatının geniş bir sahaya yayılmasını temin etmişlerdir.
Nakşibendîlik diğer tarikatlar gibi tekkeye ihtiyacı olmayan ve “Hatmi Hocekan” tabir edilen ayinlerini her yerde yapabilen bir tarikattır. Bu sebeple tekkelerin kapatılması hakkındaki kanundan hiçbir zarar görmemişlerdir. Barzan Şeyhlerinin mensupları sıkı bir disipline bağlı ve askeri nizam içinde kurulmuş bir şekil gösterir. Barzan Şeyhlerine katılanlar şu kademelere ayrılır:
1-Mensup: Tarikata henüz girmiş ve tecrübe edilmemiş kimseler.
2-Mürit: İrşat halkasına katılmış olanlar.
3-Divane: Derin ve devamlı telkinler altında şeyhe tam ve mutlak teslim olanlar.
4-Zadmehor: Yemez, içmezler. Bunlar tarikatın sevk ve idare kurmaylarıdır.
Bu kademelere ayrılan tarikat mensupları tamamıyla silahlıydı. Şeyhlerin en küçük işareti ile yapmayacakları küstahlık (iş) yoktur.
Her şeyhlik merkezinin bir nüfuz dairesi (alanı) vardır:
1- Seyid Taha ve hafidleri: Şemdinli, kısmen Hakkâri, doğu nahiyeleri ve Revanduz.
2- Seyid Abdülkerim ve ahfadı: Yüksekova, Başkale, Hoşap.
3- Şeyh Masum ve biraderleri: Van’ın bir kısmı Şenak, Erceyiş, Adilcevaz, Gevaş.
4- Hizan Şeyhleri: Bitlis, Hiran (Hizan), Siirt’in Pervari ilçesi
5- Ayınkaf Şeyhleri: Midyat, Savur, Nusaybin.
6- Kamışlı Şeyhleri: Silvan, Kulp, Beşri.
7- Küfreviler: Bitlis, Şirvan, Adilcevaz, Muradiye, Eleşkirt, Karaköse, Bulanık, Malazgirt bölgelerinde çok tesirli şekilde nüfuz sahibidirler.
Cumhuriyetin ilanından sonra doğuda meydana gelen dokuz büyük isyanın beşi doğrudan doğruya şeyhlerin eliyle yapılmıştır, geri kalan dört isyanın gelişme ve yayılmasında ise şeyhlerin etkileri çok büyük olmuştur.
Kürtçülük Harekâtı
Doğu Anadolu Yavuz Sultan Selim zamanında Mevlâna İdris-i Bitlisi’nin delaletiyle kılıç kullanılmadan Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Yalnız Diyarbakır’da kısa bir mücadele olmuş ve kale Bıyıklı Mehmet Paşa komutasındaki kuvvetlerle iki ay kadar muhasara edilmiştir. Burada da muharebeye son veren Mevlâna İdris-i Bitlisi’nin şahsi müdahalesi olmuştur.
Bu gölge, İran’a tabi olduğu zaman mevcut olan şekil ve nizam olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Mülki taksimat, vilayetler esasına göre düzene konulduğu zaman, doğu bölgesi de bir takım vilayetlere ayrılmış, fakat bu iş sadece harita üzerinde kalmaktan öteye geçememiştir. Diyarbakır, Van vilayet merkezleriyle mahdut birkaç merkez hariç, diğer bütün illerde hâkim olan dil Kermanca ve Zaza lehçesiyle bozuk bir Arapça’dır. Evde, pazarda, tarlada hep bu dillerle konuşulur. Yarım asır öncesine kadar Kürt diliyle yazılmış kitaplar yoktu. Yerel kültür, hafızalarda kalan manzum destanlarla hikâyelerin hududunu aşmazdı.
Kürtçülük akımına ait ilk hareket, Doğu Beyazıtlı Ahmet Hani’nin “Memo ve Zeyn” adlı manzum eseriyle başlar. Ahmet Hani, aşağı-yukarı 180 yıl önce Doğu Beyazıt’ta yetişmiş bir Kürt âlimidir. “Memo ve Zeyn” ise tıpkı Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi destanî bir eserdir. Karadağ, Ararat gibi ulu dağların arasındaki yeşil vadilere serpili birkaç çadır halkından ibaret obalarda bile “Memo ve Zeyn” dini huşu ve hürmet ile okunup dinlenir. Aşiret içinde hanendeler bu manzum eseri ezberden bilirler. “Memo ve Zeyn” okunurken tıpkı Süleyman Çelebi’nin mevlidini dinleyen Müslümanların duyduğu vecd içinde yaşarlar.
Kürtçülük hareketinin propaganda safhasından siyasi yapı ve uygulama devresine geçişini; 1) Meşrutiyet’ten önce; 2) Meşrutiyet’ten sonra ve 3) Cumhuriyet dönemi olmak üzere üç safhaya ayırmak, olayların daha kolay anlaşılmasına yarayacaktır.
Meşrutiyet’ten önce bir Kürt devleti kurmak için girişilen önemli iki hareketten birisi Şeyh Ubeydullah’ın, ikincisi de Simiko (Simko) adıyla maruf Şiran aşiretinin Apdul (Abdevi) koluna mensup İsmail Han’ın isyanlarıdır.
Şeyh Ubeydullah İsyanı
Şeyh Ubeydullah Nakşibendî tarikatının en büyük simalarından biri olan meşhur Seyid Taha ailesine mensup olup asılan Ayan üyesi Seyid Abdülkadir’in babasıdır. Şeyh Ubeydullah, Osmanlı Devleti sınırları içinde bir Kürt devleti kurmanın imkansızlığını göz önüne alarak hamlesini İran üzerine çevirmiştir.
Şeyhlerin, saltanat kurma meyilleri kadim bir huydur. Farsi bilgilere göre şeyh kelimesinin başındaki “ş” harfi Şah ve Şeytan kelimelerinin ilk harfleriyle aynı ve manevi bir beraberlik arz eder. Tarih, saltanat davasına kalkan şeyhlerin hikâyeleriyle doludur.
Şeyh Ubeydullah 1880’de küçük oğlu Abdülkadir’i sol cenaha, büyük oğlu Mehmet Sıddık’ı sağ cenaha görevlendirerek, merkez kuvvetlerinin komutasını bizzat ele alarak İran üzerine harekete geçmiştir. Sol cenaha komuta eden Abdülkadir, Savuçbulak, Feyan-ı duan üzerinden ilerleyerek Tebriz’i tehdit etmiştir, fakat sağ tarafa komuta eden Mehmet Sıdık kuşattığı Rumiye surları önünde mağlup olmuş ve böylece Ubeydullah’ın kuvvetleri geri çekilerek Şemdinli’ye dönmüşlerdir.
Şeyh Ubeydullah’ın amacı tekrar bir taarruz yapabilmek için gerekli hazırlıkları yapmaktı. Fakat II. Abdülhamit, şeyhlerin tenkili için üzerine kuvvet göndermiş ve şeyh ile küçük oğlu Abdülkadir’i yakalatarak Medine’ye sürmüştür. Şeyh Ubeydullah Medine’de ölmüş, oğlu Abdülkadir Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a dönmüştür. O günlerde ülke hürriyet ilanının heyecanı içinde, bütün sürgünleri birer hürriyet kahramanı saymaya müsait bir ruh hali içinde idi. Bu temayülünde yardımıyla Abdülkadir (hiç layık olmadığı halde) Ayan Meclisi üyeliğine tayin edilmiştir.
Semiko (Simko) Ağa (İsmail Han) İsyanı
Semiko (Simko) adlı maceraperestin bir Kürdistan oluşturma amacıyla giriştiği hareketler devamlı hedef değiştirmiştir. Simko, bazen Osmanlı Devleti’nin himayesine dayanarak İran’a karşı bazen de Rusya’ya sığınarak Osmanlı Devleti’ne karşı mücadelelere atılmış ve bu çok entrikan sergerdenin isyanları yıllarca devam etmiştir. Nihayet 1927 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ne delalet ederek (Bacurge) nahiyesine yerleştirilmiştir.
Kürtçülük hareketinin İngiltere tarafından himaye gördüğü dönemde Simko, Nasturilerin reisi olan Melik Mirşamun ile işbirliği yapmış ve sonunda Nasturi reisine ihanet ederek Melik Mirşamun dahil olmak üzere yüz kadar adamını bir baskınla öldürmüştür.
Aşiret beyleri, şeyh ve sergerdeler vasıtasıyla devam eden Kürtçülük hareketinin ihtilal cemiyetleri halinde teşkilatlanması II. Meşrutiyet’in ilanından sonradır. Bu dönemde, Kürt Neşri Maarif Cemiyeti, Hedi, Kürt Teali, Hoybon gibi çeşitli ihtilal cemiyetleri sadece bağımsız bir Kürdistan amacıyla kurulmuşlardır.
II. Meşrutiyet dönemi, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan azınlıkların Osmanlı Devleti’nden ayrılma mücadeleleriyle geçmiştir. Arnavutlar, Araplar, Ermeniler, Rumlar, Kürtler aynı amaca çeşitli yollardan yürümüşler ve bazen de bunların birbirleriyle işbirliği yaptıkları görülmüştür. Mesela Hoybon Cemiyeti Kürtlerle Ermenilerin ortak hareketlerini temin amacıyla kurulmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’ndan müttefikleriyle birlikte Osmanlı Devleti mağlup çıkınca; ekalliyetlerin (azınlıkların) iftirak hamleleri en yüksek haddine ulaşmış, daha önceden işgal altında bulunan Arabistan ve Suriye’de yerel hükümetler kurulmuş, Samsun, Trabzon ve civarında Pontus teşkilatı silahlı mücadeleye geçmiştir. Galip devletlerce doğu illerimizle birlikte İskenderun’a kadar uzanan dar bir koridoru içine alan toprakların Ermenilere verilmesi yolunda beliren temayül doğu illerimizin Müslüman halkı üzerinde çok ağır bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu sırada doğu illerimizde dış görünüş bakımından bir birine benzeyen, fakat hedef ve amaçları birbirine tamamıyla aykırı olan iki harekete şahit oluyoruz:
1-İktidarda bulunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası adına Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Kürt Teali Cemiyeti adına maslup Ayan Meclisi üyesi Seyid Abdülkadir tarafından 20 Aralık 1918’de imza edilen bir anlaşmaya dayanarak bağımsız bir Kürdistan kurulması için galip devletler nezdinde Şerif Paşa vasıtasıyla girişilen teşebbüs. (Bu anlaşmada Mustafa Sabri Efendi’den başka Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyelerinden Zeynelabidin, Vasfi, Mehmet Ali ve Said Beylerin de imzaları vardır).
2-Doğu illerimize doğum veya soy bakımından alakalı olan aydın ve nüfuzlu bazı kimselerin (ki bunlar içinde aslen Türk olan da var) hazırladıkları bir anlaşma gereğince doğu bölgesinde, dış politika bakımından Osmanlı Devleti’ne tabi “muhtar bir Kürdistan emirliğinin kurulması”.
Bu sonuncu teşebbüs, doğu illerimizi Ermenistan olmaktan kurtarmak ve ana vatana (hiç olmazsa) bu yol ile bağlı kalabilmek hedefini gütmektedir. İşte bu buhranlı zamanda dır ki büyük Türk milletinin binlerce yıllık mazisinden süzüle süzüle gelip onun şahsında tecelli eden dehası, Gazi Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmış ve Erzurum Kongresine katılarak olayların akışını tamamıyla değiştirmiştir.
Milli birlik ve milli bağımsızlığın korunması için girişilecek mücadeleye doğuda yaşayan bütün vatandaşlar şevk ve heyecan ile katılmışlardır. Bütün aşiretlerce muteber bir zat olarak kabul edilen Hacı Musa Bey Sivas Heyet-i Temsil iyesine üye olarak katılmayı seve seve kabul etmiştir.
Millî Mücadelenin devamı sırasında Kürtçülük hareketinin sergüzeştçi politikacıları tarafından ortaya atılan her türlü tahrikler, bölgede en küçük bir tepki bile yaratmamıştır. Bu huzur verici hava, Ankara’da TBMM hükümetinin kurulmasından sonra da bozulmadan devam etti. Doğu illerimizin kıymetli evlatları, Milli Misak sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarlı vatandaşları olarak yerlerini aldılar. Birinci TBMM’nin zabıtlarını tetkik edenler bu şerefli sahnenin canlı şahitlerine sık sık rastlarlar.
Anayasamız her türlü ırkçı temayülleri reddederek ırk ve menşeleri ne olursa olsun bu memleketin kaderine iştirak eden herkesi “Türk” olarak tanıdı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan ve Türk vasfını kabul eden her vatandaşın önünde kundura boyacılığından cumhurbaşkanlığına kadar bütün imkanların açık olduğu belirtilmiş oldu.
Havayı Bozanlar
Bu mesut havanın bozulmasına eski Bitlis Mebusu Yusuf Ziya ile arkadaşlarının siyasi ve infiratçı maksatlarla yarattıkları kıyam sebep olmuştur. Bu hadiseyi takip eden meşhur Şeyh Said isyanının bir hafta gibi çok kısa bir zaman içinde 14 ile yayılması ise ülkede ciddi bir telaş uyandırdı.
TBMM, Takrir-i Sükûn, Hıyanet-i Vataniye ve İstiklal Mahkemeleri teşkiline dair kanunları süratle kabul ederek isyanın bastırılması için kısmi seferberlik ilanına lüzum gördü. İsyan süratle bastırılmakla beraber müzminleşen dalgaları yıllarca devam etti. Oramar, Deylan, Ağrı isyanları birbirini takip etti. Atatürk nutkunda Şeyh Said isyanını “mürettep, irticai ve siyasi” tabirleriyle vasıflandırmıştır. İsyanın ilk günleri Şeyh Said ile arkadaşlarının hareketleri, tatbikatına geçilen inkılaplara karşı çevrilmişti. Fakat kısa bir müddet sonra “Kürtçüler” bu harekete siyasi ve infiratçı bir veçhe vermeye muvaffak oldular.
Memleketin selamet ve emniyetinden mesul olan hükümet ile sergüzeştçi Kürt politikacıların dışında kalan ve milli birlik içinde kalmaktan emin ve istikrarlı bir idareye kavuşmaktan başka bir isteği olmayan büyük halk kütlesi arasında karşılıklı bir kırgınlık vücut buldu.
Rusya’nın Etkisi
İdare ile halk arasında doğan karşılıklı güvensizlik Kürtçülük cereyanının tahrikleri için çok müsait bir zemin hazırlamıştır. Halkın içine karışamayan, ruhuna giremeyen idare amirlerinin almaya ihtiyaç duydukları tedbirleri, halkın doğru yolu isabetle seçmesinde tam bir engel olmuştur.
Çarşı ve pazarda Türkçe konuşamadığı için para cezasına uğrayan köylüler, kendilerine öğretilmek için en küçük bir gayret sarf olunmamış olan, bu lisanı elbette ki keramet gösterip konuşamazlardı. Asırlardan beri Türklüğe çok üstün kıymetler yetiştiren ve bizim en kuvvetli bir kültür merkezimiz olan Diyarbakır’a İçişleri Bakanı’nın gelişi münasebetiyle sözde emniyet tedbiri diye damlara makineli tüfekler yerleştirilmesi, gülünç olduğu kadar da halkı inciten bir anlayışsızlıktı.
Bu devrede, yurt dışı Kürtçülük eleman ve merkezlerinin faaliyetleri çok artmıştır. Çeşitli propaganda yollarıyla doğu illerimizi zehirlemeye çalıştılar.
Bedirhan, Celalet ve Ali Beylerle Alişan Zadeler faaliyet sahalarını Paris, İsviçre ve Rusya’ya kadar genişlettiler. Batılıların II. Dünya Savaşı’na bizim de gireceğimizi ümit ederek, hazırlıklarını artırdılar. Fakat umduklarını olmadı.
Tahrikler istikamet değiştirerek İran’a yöneltildi. Bir komünist tesisi olan Tudeh Partisinin İran’da yarattığı karışıklıklar, maksatları için çok müsait bir zemin hazırlamıştı. Sovyetlerin de yardımı ile “Savuçbulak” Kürtçülerin tabiri ile Mahabad da Hoca Mehmet’in riyasetinde bir Kürdistan cumhuriyetini kurmaya muvaffak oldular. Bu hükümette Molla Mustafa Barzani Harbiye Nazırı olarak yer aldı. Doğu sınırlarımızla yakın alakası olan bu hükümete karşı, bütün tahriklere rağmen, vatandaşlarımız en küçük bir alaka bile göstermediler. Kısa bir süre sonra ABD’den silah yardımı alan İran hükümeti, bu hükümeti yıktı.
Bu akıbet üzerine Molla Mustafa Barzani bir kısım kuvvetleriyle Irak’a geçti. Irak, İran ve Türk kuvvetlerinin çemberi içinde barınamayan Barzani bizim topraklarımızın içinden kuzeye doğru kaçarak Sovyetlere iltica etti. Sovyetler Molla Mustafa Barzani’yi sıcak bir alaka ile ve bir askeri merasimle kabul ettiler.
Esasen Sovyetler, on seneden beri, Kafkasya’da müteaddit talim kampları kurmuşlar ve buralarda “Gerilla” savaşının bütün inceliklerini öğretmeye başlamışlardı. Molla Mustafa Barzani emrine verilen kamplarda genç Kürtlerden mürekkep yürüyüş ve ateş kabiliyetleri çok yüksek, komandoların yetiştirilmesine başlandığı ecnebi basınlarda yayınlandı.
Sovyetlerin son taktiklerinden biri de Asya ve Afrika’nın en küçük ve en geri kabilelerin, tahrik ederek kıyamlar yaratmak ve böylece hür milletler topluluğunu bu yeni engellerle uğraştırmıştır. Nasır’ın kendi başına müstakil bir Kürdistan davası tahrik etmesi mümkün değildir. Bunun doğrudan doğruya Sovyetler tarafından hazırlandığı şüphe edilemez.
Suriye Komünist Partisinin başkanı Halil Bektaş, Kürtçülük elemanları içinde önemli bir mevki işgal eder. Bu adam, yıllardan beri neşrettiği propaganda varakalarıyla doğu illerimizin halkını aleyhimize kıyama davet eder. Süleymaniye’de Kürtçüler tarafından açılan özel okullar İran ve Türkiye’deki kürt köylerinde vazife almak üzere köy imamı yetiştirmişledir. Demek ki ufukları tehlike bulutlarıyla kapalı olan Ortadoğu’da yeni bir dram oynanmak üzereydi. Kerkük’ten kopan sesler esaslı bir tehlike çanının ilk işaretleridir. Ben bu tahriklerin karşısında milli birlik ve beraberlik emeli içinde yaşayan doğudaki vatandaşlarımız üzerinde esaslı bir tesir bırakmayacağına inananlardanım. Ancak komşuda yangın çıkınca dikkatli bir ev sahibinin ilk yapacağı ateşin kendi evine sirayetini önlemek olmalıdır.
Kürtlerin hakkında yazılmış kitaplar arasında tarihi ve sosyal tetkikler bakımından en önemlisi Berlin Şark Akademisi tarafından basılan Dr. Fritz’in eseridir. Bunun dışında Sir J. Malcom tarafından yazılan “İran Tarihi” ve Tahran’da çıkan “Kürdistan” dergisinin yayınları gelir. Son yıllarda Kürtçüler tarafından ortaya sürülen ve hiçbir ilmi esasa dayanmayan bir sürü propaganda broşürlerini, ciddi bir kaynak olarak ele almaya imkân yoktur. Bunlar, baştan başa abartılarla süslenmiş boş kuruntulardan ibarettir.
En eski kürt masallarında bile mazilerine ait hiçbir tafsilat yoktur. Bütün masallar aşiret ve şaibe hayatlarına ait maceralardır. İstiklal hayatı geçirmiş milletlerin masallarında bulunan hükümet (devlet) fikri, hukuk ve bedil telakkiler gibi özellikler bu masallarda mevcut değildir. Bundan başka kürt bile geçmez.
Bir kürt olan Bitlisli Şeref Han’ın meşhur “Şerafnamesi”nde Kürtlüğün menşei İran menkıbelerine bağlanmıştır. Meşhur tarihçi Mesudi’nin “Mürevvecüzzehep” adlı eserinde Kürtlerin nispeti Araplara ulaştırmak için yaptığı gayretler Kürtler arasında revaç bulmamıştır.
İslamiyet’i kabulden sonra Kürtlerin bazı tarihi devreler yaşadığı olmuştur. Ancak bu tarihi devreler Kürtlerde müşterek bir milli vicdan yaratamamıştır. Mesela “Eyyubiler” bir kürt hanedanı idi. Fakat Eyyubilerin hükümdarlıkları tıpkı aslen Türk olan “Kaçar” hanedanının İran’da yıllarca şahlık yapmalarına benzer. Nasıl ki Kaçar hanedanının Türk oluşu İranlılığı değiştirememiş ise Eyyubi ailesinin Kürtlüğü de idare ettikleri bölgede müşterek bir vicdan yaratamamıştır.
Petersburg Akademisinin yaptığı tetkikattan anlaşıldığına göre (Hind-Avrupalı) sözlükte “kürt” kelimesi bulunamamıştır. Bu kelimenin yayılması (Abbasi)lerin son devrine rastlar. Aynı devrede yaşayan Cengiz’in batı bölgesinde himayesini kabul ettiği kavim ve kabileler “kürt” adıyla himayeli bir bey tayin ettiği malumdur. Bu kelimenin “kürt” kelimesiyle ne dereceye kadar ilişkili olduğu araştırılmaya değer. Firdevsi, şehnamesinde “kürt” kelimesini karman manasına gelen bir sıfat olarak kullanmıştır.
Yine Petersburg Akademisi’nin yayınladığı (Rusça, Almanca ve Kürtçe) sözlükte 8307 kelime toplanmıştır. Bunlardan 3080 kelime Türk şubesine, 2640 kelime ise İran şubesine aittir. Geri kalan sözlükler Arap, Çerkez, Gürcü, Ermeni ve Güldani dillerinden alınmış bulunmaktadır.
Kürtçülerin İstedikleri
Kürtçülerin istedikleri 9 Ocak 1933 tarihinde Atatürk’e hitaben yayınlanan açık mektupta, en geniş sınırlarıyla ortaya konmuştur: “İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında yaşayan Kürtleri birleştirerek bağımsız bir hükümet kurmak…”. Bu maksada ulaşmak için Kürtçülerin giriştikleri teşebbüsler, günün ve halin icabına göre, çeşitli kalıplara girdi ve şekil değiştirdi.
Sevr antlaşmasının müzakeresi sırasında Ermeni temsilcisi Bogos Nubar Paşa ile müşterek hareketten tutunuz da Ağrı isyanında görüldüğü gibi, Ermeni Taşnak Komitesinin bir icadı olan Hoybon Cemiyeti adına Ermeni ve Kürt yardımlaşması şeklini aldığı görülmüştür.
Kürtçüler İngiltere’nin Irak’ta Fransızların Suriye’de hâkim oldukları devirde ise bu devletlere mensup politikacıların müzekeretinden faydalanmayı ihmal etmediler. Irak ve Suriye üzerindeki İngiliz ve Fransız nüfuzunun iflasından sonra bütün ümitler Sovyet Rusya’nın yardımına bağlanmıştır. Ortadoğu meselesiyle yakından alakalı olan Sovyetler bu ümidi boşa çıkarmadılar. Barzani Molla Mustafa’yı derhal ön planda rol sahibi yaparak Irak’a yolladılar.
Dil Meselesi
Doğu illerimizdeki durumun arz ettiği tehlikeyi tam olarak kavrayabilmek için bu illerimizin dil, adet ve görenek bakımından taşıdıkları özellikleri olduğu analiz etmek gerekir. Kürtçülüğün/bölücülüğün, Türkiye Cumhuriyeti için önemli bir iç meselesi halinde görünmesi önemlidir. İran, Irak ve Suriye gibi komşu ülkelerdeki Kürt kesafetinin bizim bölgemizdeki çoğunlukla hemhudut oluşunun ifade ettiği mana ise küçümsenecek gibi değildir.
Bir toplulukta kader beraberliği ve milli birlik dilekleri ne kadar samimi olursa olsun, aralarında müşterek bir dil bağı kurulmadıkça sağlam ve olumlu bir hükme bağlanamaz. Belki din birliğinin, bu davayı sağlamakta önemli bir tesir yapacağı düşünülebilir; fakat bu havalideki mezhep ve tarikat ihtilafları o derece derinlere kök salmıştır ki din, bir bağlılık vasıtası olmaktan çıkmış aksine olarak bir ayrılık unsuru halini almıştır.
Bölge Halkı
Bölge halkının her birinin fert olarak taşıdığı vasıflar çok yüksektir. Kürtler çalışkan, dayanıklı, emin insanlardır. Kendilerine tevdi edilen bir emaneti sadakatle korurlar. Büyüklerine hürmet ederler. Verilen söze sadık kalmak ve sözlerinden dönmemek en esaslı hasletlerinden biridir. Gerçi yağma ve çapulu severler; fakat bu onlar için bir macera, bir yiğitlik tecellisidir. Eğer bütün bu kıymetleri her türlü iç ve dış tahriklerden kurtaramaz ve Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği içinde emin ve müsterih bir hayata kavuşturamazsak, bu yüreklerimizde unutulmaz yaralar açacaktır. Bu davayı her türlü parti ihtiraslarının üstünde tutarak, adi politika oyunlarının bu sahaya kadar yayılması vatan ve tarihini sevenler için çok ağır bir ızdırap verecektir.
Alınması Gereken Tedbirler
Bu büyük sosyal davanın çözümü için şöyle böyle bir tedbir ileri sürmenin hafiflik olacağını bilirim. Ancak uzun yıllar tam bir alaka ile meşgul olduğum bu davanın hiç olmazsa hal tarzı üzerinde bazı olumlu fikirler söylemek mümkündür:
1-Bütün bakanlıkların ve bunların dışında kalan bütün ihtisas sahiplerinin tekmil güçlerini bir araya getirerek doğu illerimizin bu sosyal davasını halle yarayabilecek isabetli, sağlam bir program vücuda getirmek ve bunu iktidarlar değişse bile şaşmadan usanmadan tatbik etmek.
2-Böyle esaslı bir program hazırlayıp tatbikatından semereler elde edilinceye kadar oralarda çıkabilecek içli ve dışlı her hadise karşısında hükümetin her türlü vaziyete hâkim durumda kalabilmesini temin etmek, ancak ikinci kategoriye dahil olup hemen yapılması zaruri olan işlere şu hususların süratle ilavesi lazımdır: A-Vatandaşların faydalanacağı her türlü medeni tesisler (yol, hastane vb.), B-Türk dilinin öğretilmesi içi geniş ölçüde kültür faaliyetleri ve okullar açılması.
Birinci kategoride gösterilen ve hükümet için gittikçe geliştirilerek esaslı bir icraat desteği halini alacak olan plan, programın hazırlanması yıllarca ciddi tetkiklerin yapılmasına ihtiyaç gösterecektir. Maslahatın icabına, halkın mizacına ve mevcut nizamımıza uygun böyle bir eser için hiçbir fedakârlıktan çekinmemek icap eder.
Sovyet Rusya ile Cemal Nasır’ın Molla Mustafa eliyle çaldırdığı tehlike çanı, umarım ki devlet adamlarımızı ve genel efkârımızı uyandıracaktır ki ama halen uyanmadıkları da ortada. Aktörler değişiyor ama amaç değişmiyor, maalesef. Bu yazdıklarımı bir de günümüz koşullarında düşünün lütfen.
Hükümet adamlarının alacakları esaslı tedbirlerden olumlu bir neticenin elde edilebilmesi, hangi ilimizde doğmuş olursa olsun bütün idealist ve vatansever ülke gençlerinin bu dava etrafında şevk ve heyecan ile toplanmalarına bağlıdır. Türkiye’mizin içinde yaşayan vatandaşlar için mesut ve emin bir yurt haline getirilmesinin ilk şartı da budur. Bu büyük ve milli davayı, adi partizanlık seviyesine düşürecek olanlar hakkında tarihin ve milletin lanetinin ebedi olacağından zerre kadar şüphe edilmesin.
[1] Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın 22 Temmuz 1912 tarihinde kurduğu ve içinde üç eski sadrazamın bulunmasından dolayı “büyük kabine” veya oğlu Mahmud Muhtar Paşa’nın da Bahriye nâzırı olması sebebiyle “baba-oğul kabinesi” diye anılan tarafsız bir hükümet.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız